“Bu ömrümün kaçıncı sabahı
bilmiyorum. Şimdiye kadar gördüğüm kaçıncı Perşembe hiçbir fikrim yok veya kaç
kere nefes aldım şimdiye kadar, kaç yıl yaşadım, kaç asır gördüm, kaç insan
tanıdım?” adam kısık bir sesle konuşuyordu. Etrafına onu duyabilecek kimse
yoktu kendi bile dinlemiyordu dudaklarından dökülen sözcükleri. “Kaç asır
yaşadım?”sahi kaç yıl olmuştu dünyaya geleli. Kaç tane devletin çöküşünü ve
başkalarının kuruluşunu görmüştü. Anlatmaya gücü kalmamıştı. Anlayacak kadar
sabırlı değildi. Oysa ömrünü anlamak için harcamıştı. Anladığı tek şey ise
gerçeğin hiçbir zaman var olmadığıydı.
Kaç yıl yaşadığını bilmiyordu
çünkü bir zamandan sonra bırakmıştı saymayı. Doğduğu günden bu yana etrafındaki
her şey değişmişti, sadece kendisi aynı kalmıştı. Aslında kendisi de
değişmişti, belki de her şeyden çok değişmişti. Binlerce yıl boyunca yaşamıştı
elbette ki değişecekti. Zihnini sürekli olarak kurcalayan sorulardan bir tanesi
neden bu kadar uzun süre yaşadığıydı. Çok uzun zaman önce ölmeliydi. Böcekler
bedenini yemeli ve mezarının üzerinden çiçekler çıkmalıydı.
Nerede doğduğunu veya nerede
büyüdüğünü hatırlamıyordu. Ailesinin isimlerini unutmuştu. Neye benzedikleri
hakkında hiçbir fikri yoktu. Bu sebeple onu martıların getirmiş olma düşüncesi
oldukça sevimli geliyordu ona. Hiç arkadaşı kalmamıştı. Daha doğrusu zamanında
arkadaş kaldığı insanların hepsi ölmüştü. O ise devam etmişti yaşamaya. Neden
ölemediğini bilmiyordu. Artık bir anlamı yoktu yaşamanın. Binlerce yıl dünyada
tek başına olmak var olan en büyük kâbustu aslında. Ve o aynı kâbusu her gün
yaşıyordu.
O kadar sıkılmıştı ki her
şeyden kimsenin bilmediği bir mağarada yaşamaya başlamıştı. Yüz yıllar boyunca
dışarıya çıkmamıştı hiç. Bir ateş yakıp mağaranın duvarlarındaki yosunları
yemişti. Bazen küçük hayvanlar gelirdi yanına ve ona arkadaşlık yaparlardı. İnsan
fazla uzun yaşadığı zaman da bir anlamı olmuyordu. Çünkü unutuyordu öğrendiği her
şeyi. Yüz yıllardır hiçbir insanı görmemişti ve onlarla konuşmayı unutmuştu.
Dışarıda yeni bir lisan doğmuş muydu acaba? Dışarıya çıksa insanlarla
konuşabilir miydi?
Var olmaması gereken bir çağda
yaşıyordu. Onu orada tutan hiçbir şey yoktu. Ancak ölemiyordu. Defalarca kez
koptu boynundaki ilmek veya defalarca kez kırıldı kalbine sapladığı hançer.
Dünyayı tekrar ve tekrar dolaşmıştı. Onlarca dil öğrenmişti bu zamanda.
Bunların da bir anlamı yoktu. Gördüğü her çiçek solarken o kurumuş bir ağaçtı. Her
sabah uyandığında sorduğu ilk soru neden hala yaşadığıyla alakalıydı.
Sanki ölümle bir anlaşma
yapmıştı ve ölüm ona uğramıyordu. Böyle bir anlaşma yapmış olsa hatırlaması
gerekiyordu. Bu sebeple bilemiyordu. Anlaşma var ise onun bir koşulu olması
gerekirdi. Ona yeteri kadar yalvarmak gerekliydi belki yapması gereken bir şey
vardı ve onu yapana kadar yaşayacaktı. Eğer bir anlaşma olsa anlaşmanın hükmü
kesinlikle yalnızlığı sona ermesiyle biterdi. Kesinlikle yalnızlık ile alakalı
olmalıydı o anlaşma. Sahi yalnızlık hiç biter miydi?
Binlerce yıldır yaşıyordu.
Ölmesi gereken zamanları geçtiğinde gerçek yalnızlığı hissetmeye başlamıştı. Nesiller
değiştikçe ve hepsinin cenaze törenlerinde yer aldıkça artmıştı yalnızlığı.
Öyle bir şeydi ki yalnızlık kocaman bir dünyada tek başınaydı. Nesillerce insan
tanımıştı o kocaman dünyada. Herhalde yalnızlığının içine bütün evreni
sığdırabilirdi ve bunu yaptığı zaman hala boş yer kalırdı.
Bu ölçüde bir yalnızlığı nasıl
sona erdireceğine dair bir fikri de yoktu. Evreni veya kâinatı onun içine
sokamayacağına göre ne yapabilirdi ki. Tanıdığı herkesi alsa, el ele
tutuşmalarını sağlasa yine dolmazdı. Veya dinlediği tüm şarkıları birleştirse
yine anlamlandıramazdı onu. Sahi yalnızlık hiç biter miydi?
Onu doldurmak için geçmişini
kabullenmeyi denemişti ama dolmamıştı. Geleceğe dar hayaller kurmak da işe
yaramamıştı veya şiirler, hikâyeler, romanlar yazmak ya da müzik bestelemek de
işe yaramamıştı. Hepsini öğrenebilecek kadar uzun bir ömrü olduğu için sorun
değildi aslında. Yalnızlığa bir çözüm bulamadıkça yaşamaya devam edecekti.
Günlerden perşembeydi. Aslında
günleri saymayı bıraktığı için uzun zamandan beri onun için perşembeydi. Hatta
bir efsaneye göre evren bir Perşembe günü yaratılmıştı. Düşünmenin bir sınırı
yoktu sonuçta kendine efsaneler türetebilmek için bolca zamanı vardı.
Yosun yemekten sıkılmıştı. Her
şeyden sıkılmıştı aslında ama mağarayı terk etmesinin nedeni her şeyden sıkılması
değildi. Yosundan sıkılması ise hiç değildi bulutları görmek istemişti sadece.
Güneşi ve yıldızları seyretmek istiyordu. Bu yüzden mağaradan çıktı. Uzun bir
süre boyunca dolaştı. Bir elma ağacından aldığı elmayı yedi. Hayatın güzel
olduğunu fark etti o elmayı yerken. Aldığı zevkin büyüklüğünü anlatamazdı.
Yürümeye devam ettiği zaman bir
vadinin kenarına geldi. Aşağısı bayağı yüksekti. Vadini iki yamacı arasındaki
mesafe de bir hayli yüksekti. Bu sebepten dolayı vadinin iki yamacı arasında
halattan bir köprü yapılmıştı. Ancak geçen zamanla köprünün halatları kopmuştu.
Sadece tek bir halat vardı köprüyü tutan. Üzerinden yürümek imkânsızdı. Bir
süre boyunca köprüyü inceledi. Köprü ve kendi hayatı arasında bağlantılar
kurmaya çabaladı. İkisi de işe yaramıyordu mesela veya ikisinin de neden hala
var olduğu bilinmiyordu. Acaba halata tutunarak karşıya geçebilir miydi? Belki
geçerken halat kopardı ve karşıdaki kayalıklara çarpardı. Sonra çarpışmanın
etkisiyle halatı bırakır ve çok aşağıdaki nehre düşerdi. Tabi ölümle anlaşması
henüz bitmediği için yine ölmezdi. Zaten vadiden aşağıya atlasa uçan bir
kartalın üzerine düşer, düşüşü yavaşlar ve yine ölmezdi. Bunu bildiği için
düşünmedi bile.
Elleriyle halatı tuttu. Karşıya
geçmeye kararlıydı en azından biraz heyecan olurdu sıkıcı hayatında. Tam
karşıya geçeceği sırada bir ses duydu. Naif ve korkulu bir kız sesiydi duyduğu “ne
yapıyorsun sen?” Vereceği cevap mıydı en büyük sorun yoksa konuşmayı unutmuş
olmaktan duyduğu korku muydu bilemiyordu. Aklına gelen tüm kelimeleri
birleştirdi karışık bir sıra ile “karşıya geçmek istemek ben.”
“Biraz ileride köprü var oradan
daha kolay geçebilirsin” kız konuşurken adam büyülendiğini hissediyordu.
Sesinin güzelliğinden miydi bu büyünün etkisi yoksa ona baktığında gözlerinde
gördüklerinden miydi bilemiyordu. Sanki evrenin bütün sırları onun siyah
gözlerinde saklıydı. “Köprünün varlığı değil ki umurumda” kız karşısında
dururken bu şekilde konuşması canını sıkıyordu aslında. En azından hala cümle
kurabiliyordu ve bu çok güzeldi.
“Geçmeye çalışırsan
düşebilirsin ama. Hatta düşme ihtimalin çok yüksek. Neden bunu yapmak
istiyorsun ki?” kızın gözlerini seyrederken adam söylemesi gerekenleri unuttuğu
bir süreliğini daha sonra unutkanlığını fark edip kızlıca konuştu “çünkü
ölemiyorum. Belki de binlerce yıldır yaşıyormuş gibi hissediyorum, tek başıma.”
Susma sırası kızdaydı ancak susmak yerine adama biraz yaklaştı. Yanına
geldiğinde gözlerinin içine baktı. O an adam zihninin okunduğunu hissetti. Kız
konuştuğunda soluk alamayan adamdı “o zaman ben de peşinden gelirim. Amacı
olmayan tek kişinin sen olduğunu mu düşünüyorsun?”
Kendi hayatı önemli değildi.
Ancak kızın onu takip etmesi korkutucuydu. İp koparsa veya kızın eli kayarsa ve
onu kurtaramazsa bir an bile düşünmez ve atlardı. Eli kaydığı anda elini tutup
yukarıya çekmesi her ne kadar hikâyelere konu olabilecekken bunu asla istemedi.
“Sen gelme, bu benim yolculuğum” dediği sırada kız “benim de yolculuğum. Bana
engel mi olacaksın?” dedi. Bunun üzerine adamın kelimeleri olası sıraları da
kaybetti “asla sana engel olmak istemem ama işte yani, şey gibi.”
Bunun üzerine gülümsedi kız. O
gülümsediğinde adam aradığı tüm anlamları bulduğunu hissetti. Belki binlerce
yıldır yaşamıyordu ama onu hissediyordu. O farkında olmadan uzun bir süredir
sabit kalan gün ilerledi. Perşembe cumaya döndü ama o bunun farkına varmadı.
Farkına varsaydı eğer kıza daha farklı bir gözle bakabilir onun büyücü olduğunu
düşünebilirdi. “En iyisi biraz konuşalım” dedi adam bunu söyleyebilecek gücü
nereden bulduğunu bilmeden. Uzun zamandan beri ayrı yaşıyordu herkesten. Karanlık
bir mağarada haftalarca kalmıştı. Unuttuğunu düşünüyordu umudu ama şimdi
tekrardan karşısına çıkmıştı. Her şeyin bittiğini düşündüğü bir anda biten her
şey yeniden başlamıştı.
Yere oturdular. Ayaklarını vadinin
kenarından sarkıttılar sonrasında. İkisi de kendi hikâyelerini anlatmaya
başladı. Gülmeye başladılar daha sonra. İkisi de haberdar değildi ama insan
aşkı bulamazdı. Aşk insanı bulurdu.
Ve aşk tüm ümitler tükendiğinde
karşına çıkan umuttu.
